Tanıklıklar

 

1- Büyük Ankara Yangını ve Ermeniler - Peder Alexis Doucet, Azize Teresa Kilisesi

Azize Teresa Kilisesi 100 yılı aşkın süredir Ankara Ulus'ta, Gençlik Parkı'nın yanıbaşında duruyor. 1916'dan önce Ermeni cemaatine ait bir okul olarak kullanılan bina, yangında gördüğü zarar nedeniyle bir süre kapalı tutulmuş. 1928 yılında kilise olarak restore edilmiş ve bugünkü görünüme kavuşmuş. Hafıza Kaydı ekibi, Peder Alexis Doucet ile yangına, Hristiyan cemaatinin bugünkü durumuna ve devletin "azınlık" politikalarına dair bir görüşme gerçekleştirdi: 

Yangın, Ermeni Cemaati ve Kilisenin Tarihi

Azize Teresa Kilisesi, 1916 yangını öncesinde bir Ermeni okuluymuş. Bugün ibadethane olarak kulllanılmasını ise okulun içindeki şapele borçlu. Ellerindeki bilgiye göre şimdiki kilisenin okul olduğu zamanlarda, yani yangının hemen öncesinde, Ankara merkezinde 10.000 Ermeni, 3000 Rum, 3000 Yahudi ve 14.000 müslüman Türk yaşıyormuş. Peder Alexis, yangının gerçekleştiği 1916 yılında 1. Dünya Savaşı sürüyor olsa da, yangının nedeninin farklı olduğunu, bu yangının Ankara’yı Türkleştirmek için kasten çıkarıldığını ancak o dönemde tüm yapılar ahşap olduğu için yangının camilere de sıçradığını söylüyor. Yangın sonrasında neredeyse tüm gayrimüslimler şehri terk etmiş ancak şehirde kalan az sayıda Ermeninin bir kısmı Hacıbayram mevkinde yaşamaya devam etmiş. 

1913 yılında okulun şapeli

1913 yılında okulun şapeli

 

Ankara’ya henüz 3 yıl önce yerleşen ve Fransız vatandaşı olan Peder Alexis'in Ankara yangınıyla ilgili bilgisi bizi ilk etapta şaşırtıyor. Söyleşi sırasında bu bilginin kaynaklarını da öğreniyoruz, bugün Ankara'da sayısı 300 civarında bulunan Ermenilerin belleğinde kalanlar ve Taylan Esin'in "Yunanca Kaynaklara Göre 1916 Ankara Yangını" makalesi. Peder, Ankara'daki Ermeniler arasında ne yangının ne de 1915 tehcirinin acı hatıralarının çok da dillendirilmediğini ya da dillendirilmek istenmediğini, bu yüzden unutulmaya yüz tuttuğunu da ekliyor.

Yangını takip eden yıllarda, 1920’lerde birkaç Ermeni ailenin, ki bu aileler bugünkü cemaatin de köklerini oluşturan ailelermiş, Ankara’ya döndüğünü öğreniyoruz. Yine aynı dönemde, 1928’de eski Ermeni okulu Fransa tarafından onarılıyor ve 1960’lara kadar Fransız okulu olarak kullanılıyor. Fransızca eğitim veren; büyükelçilik, konsolosluk çalışanlarının çocuklarının gittiği 20-25 öğrencili okul, 1960’larda Çankaya tarafına taşınıyor ve şimdi Lycée Charles De Gaulle adıyla eğitime devam ediyor. Bu tarihten itibaren, eski bir Ermeni okulu olan ve yangından sonra bir Fransız okuluna çevrilen yapı, Azize Teresa Kilisesi ismiyle kiliseye dönüştürülüyor.

1928'deki restorasyon

1928'deki restorasyon

Bir Latin-Katolik kilisesi olan Azize Teresa Kilisesi'nin, bugün 50-60 kişilik karışık bir cemaati var. Bu cemaatte Ermeniler, Türkiye’de yaşayan yabancılar ve hatta ayinleri izlemeye gelen Türkler yer alıyor. Cemaatin çoğunluğunu oluşturan Ermeniler, Ermenice’den ziyade Türkçe konuşuyor ve ayinler de Türkçe yapılıyor. Peder Alexis ayinler için Türkçe öğrenmiş. Ermenilerle Türklerin birbirlerine çok benzediğini, örneğin yemek kültürünün, dansların, aile ilişkilerinin ayırt edilmesinin zor olduğunu, bunun da uzun yıllar bir arada yaşamaktan ileri geldiğini ve bu ortaklıkların sahiplenilmesi gerektiğini söylüyor.

Yangının öncesinde okul 

Yangının öncesinde okul 

Ankara'da Kaleiçi’ndeki Hisar Parkı’nın hemen altındaki Latin-Katolik Azize Teresa Kilisesi’nin yanı sıra Vatikan Büyükelçiliği’ne bağlı bir Latin-Katolik Kilisesi daha var. Kurtuluş’taki Protestan Kilisesi ve Batıkent’teki kilise ile birlikte şehirdeki kilise sayısı dört. Peder Alexis, Ankara’da kilise yaptırmak için pek çok kez başvuru yapılsa da, bunların hiçbirinin kabul edilmediğini belirtiyor.  

20. Yüzyıl Ankarası ve Ermeniler

Peder’in belirttiğine göre, 1960’larda, yalnızca Ermeniler değil, Ulus’taki nüfusun çoğu Ankara’nın diğer bölgelerine dağılmaya başlıyor. Bir kısmı, o dönem bomboş olan ve bahçelerden oluşan Keçiören’e gidiyor ve bu bahçelere yapılan dairelere yerleşiyor. Daha zenginler ise Çankaya’ya taşınıyor. Bugünkü Ulus’ta kimsenin kalmadığını, etraftaki binaların çoğunun boş olduğunu söyleyen Peder, Anadolu’da olduğu gibi Ankara’da da karışık ve kozmopolit yapının korunmadığını ve bunu çok üzücü bulduğunu aktarıyor. Bugünlerde Ulus’un insanları tedirgin eden bir imajı olduğunu; ancak gerçeğin hiç de böyle olmadığını, kendini Ulus’ta çok rahat hissettiğini de ekliyor.

Peder, Ankara’daki yapılaşmanın oldukça hızlı değiştiğinden kaygıyla bahsediyor. Nüfusun bir semtten ötekine yer değiştirdiğini, bir yapılaşma modasını takip ettiğini ve geride kalan yerlerin de bu modadan nasibini aldığını söylüyor. Örneğin son dönemde herkesin gökdelenlerde yaşamak istediğini, bundan sonraki moda her ne olacaksa, onun da şimdinin gökdelenlerinin yerini alacağını düşünüyor.

2000'li Yıllarda "Azınlıklar" ve AKP Hükümeti

Azize Teresa Kilisesi, Eylül 2015

Peder Alexis, bugünün Türkiyesinde, ve hatta Ankarasında Ermeniler’in, daha doğrusu azınlıkların eskiye nazaran daha rahat olduklarını düşünüyor. İbadetin Türkiye’de hiçbir zaman sorun teşkil etmediğini ve rahatça yerine getirildiğini, asıl sorunun gayrimüslimlerin mallarının iadesiyle ilgili olduğunu anlatıyor. Erdoğan’ın nazik tavrının, azınlıklarla ilişkileri iyileştirdiğini; öte yandan özellikle İstanbul’da azınlıkların mülklerinin yavaş yavaş geri verilmesinden duyulan memnuniyeti dile getiriyor.

Peder, Adalet ve Kalkınma Partisi ile birlikte bir zihniyet değişikliğinin yaşandığını düşünüyor. 2002 öncesi dönemde daha seküler bir anlayışın hakim olduğunu ve bu anlayışın dindarları düşman olarak gördüğünü, ancak 2002 sonrasında bunun değiştiğini ifade ediyor. Bu sebeple artık asıl meselenin dindar olup olmamak olduğunu; Hristiyanlar da dindar oldukları için Türklerle kardeşliğin tesis edilebildiğini düşünüyor. Bütün bunları söylerken, dindarlığın net bir kavram olmadığını, herkesin kiliseye gitmediğini ve bu sebeple dindar olmanın kendisinin de biraz siyasi bir yönünün olduğunu sözlerine ekliyor. Peder Alexis, bu zihniyet değişikliğinin, Türklüğü de kapsadığını; Balkanlar’dan gelenlerin, Alevilerin ya da Kürtlerin değil; Sünni, Anadolulu ve Türkçe konuşanların gerçek Türk olduğunu varsayan milliyetçi anlayışın eskisi kadar katı olmadığını, rahatladığını düşünüyor. Bu rahatlamanın, yabancı addedilen Hristiyanların yaşamını da kolaylaştırdığını anlatıyor. Ulus’ta herkesin kendisini tanıdığını, yabancı ve peder olduğunu bildiği halde hiç kimsenin kendisine karışmadığını, herhangi bir mahalle baskısı hissetmediğini söylüyor.

***Görüşlerini ve arşiv fotoğraflarını bizlerle paylaşan Peder Alexis’e teşekkür ediyoruz...***

 

 

2- 1914 ve 1916 Tokat Yangınları - Dördüncü Kuşak Tanık, Sibel Yükler

Mayıs 1914 ve Ocak 1916 Tokat. 1914’teki ilk yangında Çarşı’nın büyük bir kısmı ve kent merkezinde 3 han ve 100’e yakın dükkan yanmıştır. Dükkanların çoğu o dönemde bakırcılık, satencilik, ipek ticareti, boyacılık yapan Ermenilere aittir. 1916’daki yangında da evler, dükkanlar ve bir han zarar görmüştür.

1920'li yıllar, Sulusokak, Tokat Kalesi etekleri

 

900 adımda 900 yıllık tarih’ diye tabir edilen tarihi Sulusokak, Tokat’ın ilk yerleşim bölgelerinden. Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine tanıklık etmiş Sulusokak aynı zamanda şehrin merkezinde yer alıyor. Ermeni, Rum ve Yahudilerin yaşadığı bu bölgede, günümüzde yalnızca adı kalan Yahudiler Sokağı ile birlikte Ermeni zanaatkârların çoğunlukta olduğu bir esnaf alanı mevcutmuş. Vaktiyle o  sokakta sinagog ve kilise yan yana yer alıyormuş, ancak Varlık Vergisi ‘ne tekabül eden 1940’lı yıllarda yıkıldığı söylenir. İpek Yolu’nun da geçtiği bu bölgede o dönem Ermeni, Rum ve Yahudi esnafın bulunduğu hanlar, dükkânlar bulunuyormuş. Yine günümüzde yalnızca adıyla kalan Kuyumcular Çarşısı da mevcut. Yangının bu Sulusokak’tan başlayarak çarşıya kadar yayıldığı anlatılır. Birçok ev, dükkân ve han büyük zarar görmüş. Yangının neden çıktığına dair çeşitli söylentiler var. Babaannemin anlatımlarına göre birden fazla noktadan çıkmış ve bir anda hızlıca büyüyen bir yangına dönüşmüş. Ancak Tokat’ta 1914, 1916 yangını, Ali Sabri Sineması, Şeftali Sokağı gibi farklı zamanlarda birbirine benzer birçok yangın çıkıyor. Üç kuşak ailemin tanık olduğu bu yangınlar özellikle Ermeni, Rum ve Yahudilerin yoğunlukla yaşadığı mahallelerde çıkıyor. Tehcirde, gerek sürgünle gerek ‘şehirdeki saldırılarla’ çok fazla kayıp yaşanan Tokat’ta, ailemin de o dönem yaşadığı Şeftali Sokağı’ndaki yangından sonra, Müslüman olmayan çok az insan kalıyor. Tokat’taki Hristiyan ve Yahudilerin 1960’lı yıllarda artık tamamen gittikleri anlatılırken, Şeftali Sokağı Yangını da bu tarihlere denk geliyor (17 Ağustos 1964). Bir zamanlar* Ermenilerin büyük vilayetlerinden biri olan ve sanatçısından zanaatkarına esnafın büyük çoğunluğunu gayrimüslimlerin oluşturduğu Tokat’ta şu an Ermeni veya Yahudi bir hane bulunmuyor. Müslümanlaş(tırıl)mış Ermeniler varsa da bilinmiyor.  

*"Yüz Yıl Önce Türkiye'de Ermeniler" adlı esere göre 1914'te yapılan nüfus sayımında Ermeni nüfusu kent merkezinin üçte birini teşkil ediyormuş. Tokat Sancağı'nın tümünde ise sayıları 22.733 imiş. Yedi tane Ermeni kilisesi varmış, bir tane de manastır. 1910 ile 1912 arasında İris adında ilk zamanlar haftalık, sonra da aylık çıkan bir dergileri varmış. 1960'lara kadar çok olmasa da yine de Ermeniler varmış şehirde. 

 

2013, Sulusokak’taki Yahudiler Sokağı, Tokat

***Görüş ve arşiv fotoğraflarını paylaşan Hafıza Kaydı ekibinden Sibel Yükler’e teşekkür ederiz ***

 

3- Büyük Ankara Yangını - İkinci Kuşak Tanık, Cemile Erdinç (Yücel)

1950'den beri Ankara Keçiören’de yaşayan Yücel ailesi, Çubuk kökenli. 19. yüzyıl ortasında Çubuk ilçesine geldikleri bilinen ailenin bir kısmı 1916 yılında Ankara merkezinde bulunmuş. 1924 yılında doğan Cemile Erdinç'in okuma-yazması yok, dönemin Ankarasına dair belleğinde kalanları, babasının ve çevresindeki diğer insanların 1916 Yangını ve Ankara Ermeni nüfusu hakkında anlattıklarını Hafıza Kaydı’yla paylaştı.

Cemile Erdinç (evlenme öncesi soyadı Yücel)

 

H.K: 1916 yangını öncesine ve Ermenilere dair neler anlatılırdı?

C.E: O zamanlar Ermenilerin Hacı Kadın’da, Kaledibinde ve Hacı Bayram’da evleri varmış. Ayrıca Samanpazarı’nda yaşarlarmış; tiftik, buğday ekini satarlarmış. Eşekleriyle Hacı Kadın’a gidip gelerek ticaret yaparlarmış. O zaman Türkiye’de o kadar tüccar yokmuş, çoğunlukla Ermeniler zenginmiş. Önceleri ufak tefek evler kurarak Ankara’ya yerleşmişler, sonra zengin olmuşlar. Çok çocukları olmazmış, ya bir ya iki çocukları olurmuş. Kadınlar da dahil kiliseye düşkünlermiş, giderlermiş, en çok da Pazar günleri giderlermiş.

H.K: O dönemde Ankara merkezinde yaşamış tanıdıklarınız da var mıydı?

C.E: Abdullah Amca diye biri vardı. Erzurum’dan gelmiş Ankara’ya, yatacak yer bulamamış. Çok fakirmiş ve 2-3 gün aç gezmiş. Hacı Bayram civarına gitmiş. O zaman da Ermenileri kovuyorlarmış Türkiye’den (1914-18 arası 1. dünya savaşı döneminden bahsediyor.) Hacı Bayram’da Ermenilerin boş bir evini bulmuş, orada yatmış. Yiyecekleri varmış, onları yemiş; yataklarında yatmış. Abdullah Amca’nın kendisi anlattı bunları. Sonradan da Ankara’da yaşamaya devam etti. Aktepe’de 2-3 tane evi ve kamyonu vardı yine 3 tane. Bir kum ocağı sahibi oldu ve inşaatlara kum taşırdı. Zengin oldu sonradan sonraya.     

Sonra babam anlatırdı; Hacı Kadın’da bir Ermeni ölmüş. Karısı şöyle ağlamış: “Andrika Andrika niye öldün? Yiyecek balın mı yoktu? Harcayacak altının mı yoktu? Anırgan eşeğin mi yoktu? Niye öldün Andrika?” Babam da oradaymış, bunu duymuş. Biz o zamanlar Çubuk’ta yaşıyorduk, babam yazları Hacı Kadın’a halamların yanına çıkardı. Andrika’nın eviyle halamların evi yan yanaymış. (Andrika'nın Ermeni mi Abhaz mı olduğundan emin değil)

Dedem; 1916 döneminde askermiş. Çizgili çizgili, pespembe şallar getirmiş bir gün köye. Ankara’dan Ermenileri kovarken onlardan almış bu malları. Ben doğduktan sonra o şalvarları bana verirken söylediler bunları. Bir de kocaman bir makas getirmiş dedem. Bütün köy onu kullanırdık biz. Herhalde makası aldığı Ermeni bir terziymiş.


***Cemile Erdinç'e teşekkür ederiz...***