Sözlük

 

Dil, hiçbir iktidar ilişkisinden bağımsız değildir. Kullandığımız kelimeler, deyimler, atasözleri, Filiz Bingölçe’nin deyimiyle “dilin gizli örgütü” olan argo ve sosyal medyada yaygınlaşan kullanımlar, bir meselenin toplumda nasıl algılandığına ilişkin fikir verebilecek bir başlangıç noktası oluşturuyor.

Dil Derneği’nin Türkçe sözlüğünde “Geçinmekte çok sıkıntı çeken (kimse, toplum, ülke), yoksul, varlıksız, variyetsiz, fakir, fukara, zengin, varsıl karşıtı” olarak tanımlanan yoksulluk, bireylerin yaşamları ile ilgili olduğu kadar ekonomik, toplumsal, siyasi ve kültürel boyutları da olan, bu boyutların değişmesiyle dönüşen, bir çırpıda kavranması güç, ancak asırlardır var olan bir olgu.

Bu sözlükte, yoksulluğu tanımlama iddiasında olan ve gündelik hayatta söylenegelen kelime*, deyim, argo ve atasözleri yer alıyor. Bunlardan pek çoğunun anlamı birbirine yakın olsa da, neredeyse hiçbiri yoksulluğu bütünüyle anlatamıyor, her biri yoksulluğun farklı bir katmanına ışık tutuyor. Aralarındaki nüans, yoksulluğun gündelik dildeki tezahürüne, nasıl konuşulduğuna ve çoğunlukla yoksul olmayanların yoksulları nasıl algıladığına ilişkin ipuçları veriyor. Kelimelerin büyük kısmı, başkalarına muhtaç olmaya, toplumsal bir yalnızlığa ve çaresizliğe işaret etmekle birlikte, yoksulluğu bireyin yeterliliğine ve iradesine bağlı bir durum olarak görüyor; hatta yer yer yoksulları suçlama eğilimi taşıyor. Aynı zamanda bu kelimelerin öncelikli olmayan anlamları ya da içinde yer aldıkları söyleyiş ve deyimler, yoksullukla ilişkisi kurulabilecek değer yargıları ve ahlaki önermeleri de içeriyor.

Bu sözcüklerin ardındaki zihniyetin peşine düşmek, belki aklımıza dahi gelmeyen bir yüzleşmenin, yoksullukla yüzleşmenin, kapısını aralamaya başlayabilir.

 

Garip / gariban:

Kelime anlamı “Kimsesiz, zavallı” olan garip, doğrudan yoksullukla eş anlamlı kullanılmasa da, yoksul kimselerden bahsederken bir sıfat ya da isim olarak sıklıkla başvurulan bir kelimedir.

Mecazen, “dokunaklı ve hüzün veren”i anlatmak için kullanılan garip, aynı zamanda “yabancı, gurbette yaşayan, elgin” anlamlarını karşılamak için de kullanılır. Bu yönüyle garip, yoksul olmanın yalnızlıkla olan ilişkisine değiniyor olabilir. Ancak garip / garibanın, kendi başına taşıdığı anlamın dışında, yoksulluğa dikkat çektiği aşikardır.

“Garibe bir selâm, bin altına değer”, garibanlara selam vermenin, hal hatır sormanın pek çok başka kazançtan daha değerli olduğunu ifade eden atasözü, sadece hayırseverlerin değil herkesin yoksullarla ilişki içinde olmasını öğütlüyor.

 

Züğürt:

“Parasız, yoksul, meteliksiz” olan kimse olarak tanımlanır. Diğer kelimelerden farklı olarak anlamı itibariyle muhtaçlığı, çaresizliği değil; maddiyattan yoksun oluşu vurgular. Ancak pek çok deyim ve atasözünün içindeki kullanımı, cebi cepkeni delik olan züğürtlerin sahip olduğu öne sürülen erdemleri işaret eder.

“Zenginin malı züğürdün çenesini yorar, yoksulluğun kalıcılığının kabullenilmesi ile birlikte gelen çaresizliği ve bu çaresizlikle başa çıkmanın yolunun dedikodudan geçtiğini çağrıştırır. Kötü sonuçlanmış bir işte, çok önemsiz iyi bir yan bularak sevinmeyi anlatan “züğürt tesellisi”, yine bir çaresizliği anlatır. Çünkü züğürt asla zengin olamayacaktır, bu yüzden kendisine mutlu olacak bir şeyler bulmalıdır.

Züğürt kelimesinin yer aldığı başka deyimler; yoksulluğu, karşılaşılmak istenmeyen bir durumdan daha ötesine, tiksinmeye taşıyor. Örneğin “züğürt olup düşmektense uyuz olup kaşınmak yeğdir”, züğürtlüğün insanı uyuz olup kaşınmaktan daha çok rahatsız edeceğini anlatır.

Zenginin maddi imkanları sayesinde her şeyin en iyisini bulabildiğini ancak züğürdün ihtiyacını dahi bulamadığını anlatan “Zengin helvasını baldan pişirir, züğürt derman için pekmez bulamaz”, zengin ve züğürdü maddi olanak bakımından karşı karşıya getirir. Ancak zengin parası ile övünürken züğürdün parasızlıktan üzüntü çektiği anlamına gelen “zengin kesesini, züğürt dizini döver” atasözü bir davranış karşılaştırmasını; züğürtlerle yakınlık kurmamayı öğütleyen “Zengine dokun geç, züğürtten sakın geç.” ise zengin ve züğürtlere nasıl davranılması gerektiğine ilişkin bir karşılaştırmayı ortaya koyuyor.

 

Sosyo-ekonomik Seviye:

Gelir ya da mülk sahipliği ile birlikte kişilerin kültürel birikimi, tüketim alışkanlıkları, meslekleri, yaşam biçimleri, iktisadi ve toplumsal ilişkilerinde edindikleri itibarı da hesaba katarak toplumu katmanlara ayıran düzey.

Sosyo-ekonomik seviye düştükçe ibresini yoksulluğa, çıktıkça refaha çevirir. Gelişmişlik seviyesini saptamak isteyen devlet ve kurumların oluşturduğu istatistiklerde, niceliksel göstergeler üzerinden kişilerin yaşam niteliğini ölçmekte kullanılır. Bu istatistiklerde yoksulluk bir kategori haline gelir, onun izlenmesini ve çeşitli kurum ve devletlerce kontrolünü mümkün kılar.

Aynı zamanda kitlelere yönelik tanıtım, pazarlama gibi faaliyetler yürüten sektörler tarafından bir standarda dönüştürülen sosyo-ekonomik seviye, davranış ve tüketim kalıpları ile itibar gibi özelliklere göre toplumu sınıflandırır ve tüm ticari faaliyetlerini bu sınıflandırmalar üzerinden tasarlar.

 

Fakir:

“Geçimini güçlükle sağlayan, ihtiyaç içindeki kimse, yoksul, fukara” olarak tanımlanan kelime, yoksul bir kimseyi tarif etmek için kullanılır.

Yeterli gelir ve / veya mülke sahip olmadığı için devletin, hayırseverlerin, ailesinin ya da bir başkasının yardımına muhtaç olan kişileri anlatan fakir, zengin kelimesinin zıddıdır. Bu zıtlık, yalnızca iktisadi ilişkilerde değil, coğrafi ve beşeri özellikler ile dini ve dünyevi kimi erdemleri tanımlarken de geçerlidir. Örneğin doğaya ilişkin betimlemelerde ‘fakir bitki örtüsü’ne karşılık, ‘zengin doğa’ denir. Herhangi bir sahiplikle ilişkisi olmayan kullanım, ilginç bir tesadüften öte, kapitalizmin ortaya çıkmasıyla birlikte değişen ekonomik ilişkilerin sonucu, yoksulluğun aldığı halin sonucu olabilir. Zira kapitalizmle, öncesinde hiçbir kimseye tabii olmayan insanlar (emek) piyasanın belirlediği koşullara tabii olmuş; önceki dönemlerde yoksunluk duyduğu ve sosyal çevresinde karşılanabilir ihtiyaçları, artık kendinin piyasa içinde edinebildiği koşullara bağımlı hale gelmiştir.

Fakir kelimesi; yoksulluğun ekonomik, toplumsal ve politik olmaktansa bireysel bir sorun olarak görüldüğünü de açık eder. Tembellik, yeterince akıllı kararlar alamama, bulduğu işi beğenmeme, fakirin yetersizliğine ilişkin bir suçlama haline getirir. “Zengin arabasını dağdan aşırır, fakir düz ovada yolunu şaşırır” deyişi bir olanak karşılaştırması olduğu kadar bireysel kapasitesine de işaret eder gibi durmaktadır. Sosyal medya ile hayatımıza giren, bir kimsenin başkalarına göre sıradışı bir imkana ulaştığında söylenen “naber fakirler” de, yoksulluğun yetersizlikle ilişkisine dikkat çekiyor.

Yine sosyal medyanın 2013 sonrası kat be kat artan kullanımıyla ortaya çıkan “pis fakir” gibi kullanımlar, yoksul olmanın pis olmakla neredeyse eşdeğer olduğunu en net gösteren ibarelerden. Arama motorlarında “pis” ve “fakir” kelimelerinin aynı metinde kullanıldığı içeriklerin 507.000’i bulması, argoda “bitli”nin fakirin karşılığı olması, pis olmanın yoksullukla ilişkisine dair yaygın bir kullanımı işaret ediyor.

“Fakir edebiyatı” ya da 2000’li yılların başında ortaya çıktığı şekliyle “garibanizm”, yoksulluğun kültürel boyutuna işaret eden ve yoksulları kendilerini acındırmakla itham eden bir kullanım. Zira, çoğunlukla köyden kente göçen ve kent hayatına karışmak yerine önceki alışkanlıklarını muhafaza eden yoksullar, alternatif bir yaşam biçimi ve kültürünü aynı kent içinde oluşturmuş ve bu kültürün bir taşıyıcısı haline gelmişlerdir.

Geleceğe dair umut etmenin yoksullar için bir hayat biçimi olduğunu anlatan “umut, fakirin ekmeğidir”e benzer bir şekilde “fakir tavuğu tek tek yumurtlar” yoksulların talihli olamayacağını, gelirlerinin zengin olmaya değil ihtiyaçlarını karşılamaya ancak yeteceğini anlatır.

Fakir, yoksul bir kimseyi tanımlamanın yanı sıra, dünyevi ve dini erdemleri anlatmak için de kullanılır. Örneğin fakirhane, “alçakgönüllülük göstermek için ‘evimiz’” anlamına gelir.

 

Fukara:

Öncelikli tanımı “Yoksul, fakir, fıkara” olan fukara, aynı zamanda “zavallı” kelimesinin karşılığı olarak da kullanılır. Tek başına olduğu kadar, fakir fukara ikilemesi içinde de sıklıkla zikredilir.

Fukara, yoksulluğa karşılık geldiği kadar, kimi özelliklerden yoksun olmaya da denk düşmektedir. “akıl fukarası olmak” gibi örnekleri olan bir şeyin fukarası olmak deyimi, yoksulluğun yoksun olmakla ilişkisine ışık tutmaktadır.

“Fukaranın cebi boş, kalbi dolu olur” ile fukaraların sahip olamadığı maddi zenginliğin yerini manevi zenginliğin aldığı ifade edilirken “fukaranın düşkünü beyaz giyer kış günü” ile itibar ya da mevki kaybına uğrayan kimselerin topluma aykırı davranmaktan çekinmeyeceğini anlatır. Bu iki atasözü bir arada, bir iyi bir de kötü fukaralığı temsil ediyor. Ancak buradaki esas mesele bu iki atasözünün çelişen değerleri ifade etmesi değil, yoksulların üzerine giydirilen bu değerlere ilişkin yoksulların sözü olmamasıdır.

 

Biçare:

Sözlük anlamı “‘Umarsız, çaresiz, zavallı’ kimse” olan kelime, kimi zaman yoksulun eş anlamlısı, kimi zamansa yoksulluğu niteleyen bir sıfat olarak kullanılır.

Yoksulluğun yalnızca kişinin kendi geçimini sağlayacak gelir ve mülke sahip olmamasından ziyade başkalarına muhtaç olmasına, bir yandan da yoksulluğun bir kader olduğuna işaret eder.

 

Düşkün:

İlk anlamından ziyade ikincil ve üçüncül anlamlarında yoksul kişileri tanımlayan düşkün, yoksulluğa ilişkin güçsüz ya da muhtaç olmayı vurgular.

Eski değer ve onurunu yitirmiş anlamındaki mecaz kullanımı olan kelime, bir şey düşkünü kalıbında da kullanılır. “Şehvet düşkünü” gibi örnekleri olan bu kalıp çok önem, çok değer veren anlamına gelir. Üstelik Türk Dil Kurumu düşkün kelimesinin altıncı anlamını “değer ve onurunu yitirmiş”, yedinci anlamını “kötü yola düşmüş, ahlaksız” olarak verir. Tüm bunlar birlikte düşünüldüğünde, yoksulluk toplumun genelinin sahip olduğu varsayılan ahlaktan yoksun olmakla ilişkilendirilirken,‘ahlaksızlık’ kadınlara atfedilen bir değer haline gelir.

 

 

Sefil:

İlk anlamı “sefalet çeken, yoksul”; ikincil anlamı “alçak” olan kelimedir. Diğer kelimelerden farklı olarak sefil, sefalet çeken kimsedir ve sefalet ya da sefillik, bir olgu olarak yoksulluğa karşılık gelir. Bu yönüyle bireyin yoksul olmasına değil, yoksulluğun kendisine dikkat çeker.

Yoksulluğu tanımlayan kelimelerin pek çoğunun diğer anlamları, değer yargılarını tanımlamak üzere kullanılır. Sefilin ikinci anlamı olan alçak her ne kadar doğrudan yoksulları tanımlamak için kullanılmasa da, bu kelimelerin birçoğunun anlamında aşağı ya da aşağılayan yargıların olması, düşündürücü bir zihniyet yapısına işaret etmektedir.


 


*Kelime tanımları için Dil Derneği Sözlüğü kaynak alınmıştır.


Eklemek ya da katkıda bulunmak için lütfen iletişime geçin.