PIPPA BACCA CİNAYETİ

Türkiye’de kadınlar, hemen her gün, farklı biçimlerde şiddete maruz kalıyor. Bu takvim yaprağının hazırlandığı günlere kadar, 2015’in ilk üç ayında -medyaya yansıdığı kadarıyla- en az 68 kadın öldürüldü, 15 kadın tecavüze uğradı, 31 kadın fuhuşa zorlandı, 70 kadın yaralandı, 24 kadın cinsel tacize uğradı. Tüm ülkenin ayaklandığı Özgecan Aslan cinayetinden sonra en az 31 kadın daha öldürüldü. 2014 yılında ise en az 294 kadın öldürüldü. Adalet Bakanlığı 2010 yılında, önceki yedi yıla göre kadın cinayetlerinde %1400 oranında artış olduğunu açıklamıştı.  

Rakamlar yanlış değil, hatta rakamlar eksik; kadına yönelik şiddeti önlemeye ilişkin yeterli bir politikanın bulunmadığı ülkemizde, erkek şiddetinin takipçisi olmaya çalışan kadın örgütleri ve internet sitelerinin 7-8 yıldır çetelesini tutabildiği olaylar bunlar. Medyaya yansıyan kısmı bile gösteriyor ki, kadına yönelik erkek şiddeti duraklamadan, artarak sürüyor; neredeyse her gün bir kadın öldürülüyor, bir çoğu fiziksel, cinsel, psikolojik şiddete uğruyor. Şiddet uygulayan erkeklerin neredeyse tamamı eşler, eski eşler, boşanılmaya çalışılan eşler, sevgililer, eski sevgililer, kardeşler, babalar, akrabalar, yani kadınların tanıdıkları erkekler; ve bu yüzden erkek şiddeti, özel yaşama ait bir sorun olarak görülüp, daha da az tepki görüyor. Toplumdaki cinsiyet eşitsizliği ve ayrımcılık, aile içindeki şiddeti besliyor, kadın bedeni üzerinden toplum, “ahlakını” şekillendiriyor.

Kadın cinayetleriyle karşılaşmadığımız bir gün yok. Gelin görün ki bunların büyük bir kısmı, toplumun büyük kesiminden ilgi görmüyor. Ya da gerek medyanın dilinin de katkısıyla olayların yansıtılış biçimi, gerekse toplumun “ama”larıyla birleşerek, fiziksel/cinsel şiddete uğrayan kadının bunu hak ettiği algısının oluşma noktasına varıyor. Ölümle sonuçlanmayan fakat işkenceye kadar varan ağır şiddet vakaları ise hem görülmüyor, hem de suç olarak algılanmıyor.

Devlet politikalarının yetersiz, toplumun çoğunlukla tepkisiz, faillerin cezasız kaldığı ve neredeyse tümünün tahrik veya iyi hal indirimi aldığı bu ortamda kadınlar erkekler tarafından öldürülmeye, tacize, tecavüze uğramaya devam ediyor. Örneğin birkaç gün önce Fatma Balaban'ı bıçaklayarak öldüren koca Kemal Balaban'a mahkeme "haksız tahrik" indirimi yaparak 10 yıl hapis cezası verirken, kendisine silah zoruyla defalarca tecavüz eden akrabası Nurettin Gider’i öldüren Nevin Yıldırım’a ise müebbet hapis cezası verildi. Kadınların yanında, çocuklar da cinsel ve fiziksel şiddete, LGBTİ bireyler ise mutlaka “namus ve ahlak” bazlı nefrete, ayrımcılığa ve şiddete maruz kalıyorlar.

Ancak çok az olay toplumu ciddi ve kitlesel bir tepkide birleştirebiliyor. Geçtiğimiz ay, 11 Şubat 2015’te vahşi şekilde öldürülen, 20 yaşında bir genç kadın, Özgecan Aslan gibi. Türkiye’yi ziyarete gelen fotoğrafçı ve aktivist Sarai Sierra cinayeti gibi. “Barış Gelini” Pippa Bacca gibi…

Oysa bu kadınların erkekler tarafından öldürülmesi, cinsel tacize ve tecavüze uğraması münferit olaylar değil; aksine kolektif bir bilincin, erkek egemen sistemlerin bir tezahürü olarak karşımızda duruyor. Bu sistem tüm yansımalarıyla gündelik yaşamda ve kamusal alanda karşımıza çıkıyor, ayrımcılık ve kadın karşıtlığında birleşiyor.

 

Pippa Bacca

Giuseppina Pasqualino di Marineo ya da daha çok bilinen adıyla Pippa Bacca, yolu Türkiye’ye düştüğünde 34 yaşında, genç bir kadındı. İki sanatçı ve aktivist kadın, Pippa Bacca ve Silvia Moro birlikte bir tur planlamışlardı ve 8 Mart 2008’de “Barış Gelini” projeleri için giydikleri beyaz gelinlikleriyle yola çıktılar. Milano’dan başlayan yolculukları, Slovenya, Hırvatistan, Bosna, Bulgaristan, Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail ve Filistin üzerinden devam ederek, Tel-Aviv’de noktalanacaktı. İki kadın, şiddet ve savaşla çalkalanan ülkelere sevgi ve barış mesajını iletmek için otostopla yolculuk edecek ve İsrail'e varacaktı. Yolculuğa başlarken, internet sitelerinden "Beraberimizde yolculuk boyunca üzerinde birikecek tüm kirlerle birlikte götüreceğimiz tek elbise, beyaz gelinlik olacak" demişlerdi.

“Barış Gelini” projesinin doğuşu ve Pippa’nın neden gelinlikle yola çıktığı kendi internet sitesinde (www.pippabacca.it) şöyle anlatılıyor:

Pippa, sadece tek bir gün kullanılacak bir elbise için bu kadar çok özen gösterilmesini saçma buldu ve aklına gelinliği aksi bir şekilde kullanma fikri geldi. Öyle bir elbise ki; bir deneyimin tanığı olarak giyiliyor, anıları üzerinde topluyor, tükenerek ve kirlenerek… Savaşın, bir gerçeklik ya da yakın bir hatıra olduğu ülkeleri otostopla geçeceği özel bir seyahatte taşımak için tek bir elbise, sadece uyumak ya da yıkamak için üzerinden çıkaracağı.

… Tüm bu örneklerden sonra, yakın bir geçmişte savaş yaşamış ya da şu an yaşayan ülkelerle, evliliğin pozitif sembolü arasında gerçek bir karşılaştırma yapma fikri doğdu; bu memnuniyeti orada yaşayan kadınlara ve sanatçılara götürmek, değişiklikleri aşmak, küçük günlük kadınsı eylemlerle onların sıkıntısını bir nebze paylaşmak için. Pippa aksesuar olarak da beyaz topuklu ayakkabı giymeye karar verdi; çünkü bu da kadın olmanın sembolüydü ama aynı zamanda rahatsız ve acı vericiydi. Çünkü kadın olmak ve anne olmak, hepimizin barışı sağlamak için yaptığı yol gibi cesaret ve güç gerektiren bir şeydi.

… Etek, saflığın ve masumiyetin simgesi olan zambağa benziyordu,  her bir katı ise zambağın yapraklarını andırıyordu. Etek, her birinin, kızların gittiği ülkeleri simgelediği (Slovenya, Hırvatistan, Bosna, Sırbistan, Bulgaristan, Türkiye, Lübnan, Suriye, Mısır, Ürdün, İsrail) değişik doğal materyallerden yapılmış on bir kattan oluşmaktaydı. Her bir kat, tıpkı gerçek bir kitap gibi numaralarla tanımlanmıştı ve bir de, yıkaması daha kolay olabilmesi için hepsinin çıkabildiği bazı katlarda da bu on bir ülkenin sembolü olarak, bayraklarının bazı desenleri dikiliydi; projenin çok kültürlülüğünü vurgulamak için eteğin bazı kısımlarında Bosna bayrağının yıldızlarını ve Türk bayrağının ay’ını, Hırvatistan’ın dama’sını, Slovenya’nın dağlarını bulabiliriz.

Pippa ve Silvia barış istiyordu. Ve projelerindeki başlıca aktör insanlara güvendi. Şair Alda Merini daha sonra şöyle diyecekti Pippa için: "O tüm dünyayla evlenmek istedi. Tüm kötülükler ve şiddetle… Ancak azizlere has bir delilikle".

Otostopla seyahat etmek de insanlara, onların samimiyetine güvenmekti Pippa için, aynı zamanda hiçbir kültürel ya da sosyal engel olmadan yerel halka ulaşmanın bir yoluydu. Planladıkların yolculuğun ikinci kısmında insanlarla iletişim kurabilmek için, bir yıldan fazla bir süre boyunca Arapça öğrenmeye çalışmıştı Pippa. Diğer yolculuklarında olduğu gibi, otostopla sürdürdükleri bu yolculukları boyunca da, bindikleri araçları kullanan kişilerin fotoğraflarını çekiyorlar, aralarındaki diyalogları mümkün oldukça kaydediyorlardı. İstanbul'a vardıklarında ise Pippa ve Silvia’nın yolları Beyrut’ta tekrar bir araya gelmek üzere ayrıldı; Pippa performansına/ yolculuğuna, bu dünyada kadınların da bir yeri olduğunu savunmaya ve anlatmaya tek başına devam edecekti. İnsanlara güvenmek istiyordu.

31 Mart günü Kocaeli'nin Gebze ilçesine gelen Pippa, İtalya'daki yakınlarıyla yaptığı telefon görüşmesinin ardından ortadan kayboldu. Pippa’nın kayboluşu, yakınlarının başvurusuyla 3 Nisan’dan itibaren medyaya da yansıdı. Haberler üzerine başlayan arama süreci sonunda Pippa’nın en son bindiği kamyonet belirlenerek sahibi yakalandı. Murat Karataş Tavşanlı Köyü yakınlarında aracına binen Pippa’ya önce tecavüz etmiş, ardından da onu vahşice katletmişti.

2009 yılının Haziran ayında biten dava sonucunda, Pippa Bacca’ya tecavüz ettikten sonra boğarak öldüren Murat Karataş, ‘Suçu gizlemek amacıyla kasten adam öldürmek’ suçundan ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Karataş bu cezanın yanı sıra ‘cinsel saldırı’ suçundan 7 buçuk yıl, ‘hürriyeti kısıtlama’ suçundan 5 yıl ve Pippa Bacca’ya ait fotoğraf makinası ve cep telefonunu aldığı için ‘hırsızlık’ suçundan da 1 yıl 8 ay olmak üzere, toplam 14 yıl 2 ay hapis cezasına daha çarptırıldı. Sanık kararın okunmasının ardından dışarı çıkarılırken salonu birbirine kattı; gerçek suçluların dışarıda gezdiğini, kendisinin masum olduğunu, adaletsiz bir karar verildiğini, daha önce verdiği ifadeleri baskı altında verdiğini ileri sürüp beraatini istedi. Karataş basına da yansıyan ilk ifadesinde Pippa’yı otostop yaparken aracına aldığını, tenha bir yere götürüp tecavüz ettiğini, boğarak öldürdüğünü ve cansız bedenini sakladığını anlatmıştı.

2012 yılına gelindiğinde ise, ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası, mahkeme tarafından, Türk Ceza Kanunu'nun takdiri indirim nedenlerinin yer aldığı 62. maddesi gereği uyarınca hafifletici sebepler göz önünde tutularak, ömür boyu hapis cezasına çevrildi. Böylece Karataş'ın cezası 36 yıldan 30 yıla düşmüş oldu. Temyize giden davayı gören Yargıtay 1. Ceza Dairesi de cezayı onadı. 

Dava sürecinde mahkeme heyeti, davanın takipçisi olmak isteyen Mor Çatı ve Emekçi Kadın Derneği'nin müdahil olma taleplerini ise "suçtan doğrudan zarar görmedikleri" gerekçesiyle reddetti. Dernek açıklamasında "Bütün kadın katli davalarında kadınlar olarak müdahillik talep ediyoruz. Hem yargılamanın adil ilerlemesi, hem de farkındalık yaratmak için davaları takip etmemiz önemli." diyordu.

Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan, "Buna hangi kelimeyi seçeceğimi bilemiyorum. Yani buna alçakça mı dersiniz, canice mi dersiniz, hunharca mı dersiniz, vahşet mi dersiniz. Seçilebilecek kelimelerin bu noktada en üst tonda olanı neyse onunla değerlendirilecek bir hadise. Maalesef buna seçilecek kelime noktasında acze düşüyorum." dedi. Emniyete faili kısa sürede bulduğu için teşekkür eden Erdoğan, "Gerek ailesine, gerekse İtalyan halkına başsağlığı diliyorum. İnanıyorum ki ülkemizde de yargı gerekli değerlendirmelerini yapıp, ondan sonra en adil kararını bu noktada verecektir" diye konuştu. 

Pippa’nın vahşice öldürülmesi medyada oldukça geniş bir yer buldu. Birçok gazete cinayeti manşetine taşıyıp, duyulan acı ve üzüntüyü anlatırken, bir yandan da Türkiye’nin utancından bahsetti; Pippa’nın ailesi ve İtalya toplumuna karşı duyulan suçluluk ve Türkiye’nin imajının zedelenmesinden duyulan üzüntüyü dile getirdi. Bazı gazeteler “İtalya halkının Türkiye’yi suçlayıcı yaklaşımlara prim vermediği”nden bahsetti, bazıları “Kötü insanlar her yerde var” diyerek dünyayı ikna etmeye çalıştı. Sorun, kadınların her gün maruz kaldığı erkek şiddeti değil, Türkiye’nin imajının nasıl düzeltileceği idi.

Medyadaki bu söylemin de katkılarıyla, Pippa’nın tecavüz edilip vahşice öldürülmesi “münferit, adli suç geçmişi olan, hasta bir kişinin bireysel eylemlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkan, Türkiye’ye özgüymüş gibi gösterilmeye çalışılan, ülkenin dünyadaki imajını sarsmaması gereken” bir olay olarak gösterilmeye çalışılıyordu.

“Masum kadınlar”ın erkek  şiddetine maruz kalması, öldürülmesi mutlaka “olağanüstü” bir durum sonucunda gerçekleşiyor; erkek şiddetine uğrayan “masum olmayan”, yani “mini etek giyen”, “gece dışarı çıkan”, “eşinin kıskandığı”, “boşanmak isteyen”, “kürtaj olmak isteyen” kadınlar ve “namus”a halel getiren LGBTİ bireyler ise bu şiddeti, tacizi, tecavüzü, yaralanmayı, öldürülmeyi “hak etmiş” oluyordu. Oysa bu kadınların ve LGBTİ bireylerin tek ortak noktaları, erkekler tarafından şiddete maruz kalmış, öldürülmüş olmalarıydı. Medyanın, kurumların ve toplumun birleşerek; erkeklerin egemen olduğu toplumun her noktasında yaşanan, kolektif bilinçte var olan erkek şiddetini görmezden gelmesi, bunu önlemeye yönelik politikalar, yasal düzenlemeler ve caydırıcı uygulamalar geliştirilememesi Türkiye’de erkek şiddetinin; cinsel tacizin, tecavüzün, ensestin, yaralama ve cinayetlerin yaygınlığı gerçeğini değiştirmiyordu.

Pippa Bacca’nın öldürülmesinin ardından oluşan tepkilerle, Türkiye’de ve dünyada bir çok eylem ve anma etkinlikleri düzenlendi. Eylemlerden en dikkat çekeni ise “Biz Erkek Değiliz” sloganıyla bir araya gelen erkeklerin girişimi oldu. Girişim önce bir bildiri yayımladı, ardından 19 Nisan’da Taksim’de eylem yaptı. Toplumsal cinsiyet perspektifini temel alan “Biz Erkek Değiliz”, erkek egemen şiddeti, “erkeklik”i sorgulayan ve “tecavüz etmek, namus-töre bekçiliği yapmak, öldürmek, homofobik olmak, hayatı ve sokakları kadınlara dar etmek erkeklikse” erkekliği reddeden bir söylemi benimsiyordu. Girişimin en önemli tarafı bu erkeklerin, bir erkeğin Pippa’ya tecavüz etmesi ve onu öldürmesi ile kendileri ve erkeklikleri arasındaki bağı keşfetmiş ve bunu eleştirmeye başlamış olmalarıydı.

Eylemlerin ve anma etkinliklerinin yanı sıra, Pippa anısına tüm dünyada birçok sanat içeriği üretildi. Bunların arasında bulunan, kendisi de bir performans sanatçısı olan yönetmen Joël Curtz’un Gelin (La Mariée/The Bride) adlı belgeselinde, Pippa'nın annesi, dört kızkardeşi, yakın arkadaşları ve sanat eleştirmenleriyle yapılan röportajlar ve davanın kapanmasından sonra polislerce ailesine teslim edilen Pippa'nın kamerasından görüntüler yer alıyor. Görüntülerin içinde, olay sonrası failin henüz yakalanmamışken bu kamerayla çektiği bir mahalle düğünü görüntüleri de bulunuyor.