Zeliha Etöz ve Taylan Esin'le "Büyük Ankara Yangını: Felaketin Mantığı" Kitabı Üzerine Söyleşi:

http://bit.ly/1RRyalT

 

Yangın, Tehcir ve Soykırımın İktisadi Boyutu

1916 Ankara Yangını’nın yaşandığı yıllar, Osmanlı devleti nüfusunun belli kısımlarını önemli bir “sorun” olarak gördüğü bir dönemdi. Bu süreç 1870’lerde başlamış, 1912-1913 Balkan Savaşları ve 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı’nın olduğu yıllarda yoğunlaşmıştı. Bu dönemde, sadece Osmanlı’da değil, birçok başka ülkede de, sınırın “yanlış” tarafında bulunan halklar ya savaşın zeminini hazırlamak için kullanılmış ya da kitlesel misillemelere, olağanüstü hal önlemlerine kurban gitmiştir. Ancak Osmanlı topraklarında yaşananların büyüklüğü tartışılabilir değildir. Bütün bu deneyimlerden kalan düşünce ve davranış kalıplarının etkisi ise 100 yılı aşkın süredir devam etmektedir.

Birinci Dünya Savaşı’nda sadece mesleği askerlik olanlar değil, her türlü meslekten yüzbinlerce insan cephelerde savaştı. Bu nedenle, savaşan tüm ülkelerde ciddi bir iş gücü kaybı yaşanıyordu. Osmanlı’da ise durumu kötüleştiren iki etken daha vardı. Birincisi, 1914-1917 arasında Rum ve Ermenilerin zorla göç ettirilmesi ve tehciriyle ülkenin üretken nüfusunun %20-25’ini kaybolmasıydı. İkincisi, 1876-1920 yılları arasında 1,5 milyondan fazla Müslüman’ın, Balkanlar ve Rusya’dan ülkeye göç etmesiydi. Bu tablo tüm halk için açlık ve yoksulluk demekti.

Osmanlı’da gayrimüslim nüfusun çoğunluğu, şehirlerde yaşıyordu. Cemaat ve misyoner okulları ile Müslümanlara kıyasla daha iyi eğitim alma şansı bulan gayrimüslimler, daha çok ticaret ve zanaatla uğraşıyorlardı. 1912 itibariyle serbest meslek sahiplerinin %86’sı gayrimüslimlerden oluşuyordu. İç ticaretle ilgili iş yerlerinin %85’i ile imalathanelerin %89’u, Osmanlı yurttaşı Gayrimüslimlere aitti. 1915 sanayi sayımına göre, sanayide istihdam edilen işçilerin %85’i de gayrimüslimdi. Göç ve tehcir sırasında büyük kayıplar yaşayan Hristiyan nüfus, zenginlik ve sermayenin önemli bir bölümüne sahipti. Dolayısıyla uğradıkları şiddet ve zulmün ekonomik boyutu göz ardı edilemez bir gerçektir.

İkinci Meşrutiyet, Abdülhamit’in baskı rejiminin sonu ve görece serbest bir dönemin başlangıcı olarak görülmüştü. Ekonomideki yansıması, Osmanlı yurttaşı gayrimüslimlerin ve yabancıların etkinliklerinin daha da artması oldu. Meşrutiyetle gelen serbest rekabet koşullarına dayanamayan ve ancak loncalardaki dayanışma ağlarıyla varlıklarını sürdüren Müslüman zanaatkarlar, loncaların kalkmasıyla daha da yoksullaşarak mesleklerini yitirdi.

İttihat ve Terakki Partisi’nin milli iktisat politikası, önceleri sadece yabancı sermayedarlara karşı gibi görünürken, zamanla Osmanlı yurttaşı gayrimüslimlere karşı bir politikaya dönüştü. Dönemin siyasi koşulları içinde milliyetçilik daha da güçlendi. Her türlü askeri yenilgi ve toprak kaybı Osmanlı yurttaşı gayrimüslimler ile ilişkilendiriliyordu. Gayrimüslimlere yönelik bu tepki, 1913-1914 yılları arasında yaşanan boykotla net olarak görünür hale geldi. Boykot sırasında Müslüman Türklerin, yabancılar veya gayrimüslimlerle ticaretten kaçınmaları telkin ediliyordu. Özellikle Rum tüccar ve meslek erbaplarının, Osmanlı karşıtı hareketleri finanse ettiği görüşü hakimdi. Boykotun ilk sonucu, İstanbul’da kısa zamanda 500’e yakın Müslüman Türk iş yerinin açılması oldu. Bu kırılmalar, ilerleyen yıllarda devletin doğrudan rol oynadığı çok daha derin bir şiddet ikliminin zeminini hazırlamış oldu.

Gayrimüslimlere uygulanan ekonomik şiddet, zamanla fiziksel unsurlar kazandı. Devlet, bürokratik aygıtlarını kullanarak gayrimüslimlerin ekonomik yaşam koşullarını ortadan kaldırmaya çalıştı. Ermeniler ve Rumlar 1913-1918 döneminde merkezi bir politikayla göçe zorlandı ve özel kanunlarla Ermeni ve Rumların mallarına el konuldu. Bunlar “gidenlerin” terk etmek zorunda kaldıkları malların akıbetini belirleyecek olan Emval-i Metruke (Terkedilmiş Mallar) kanunlarıydı. Bu süreçte taşınır ve taşınmaz birçok mülk yağmalandı. Yağmalanan taşınmazlar arasında evler, dükkânlar, mağazalar, atölyeler, tarlalar, bağlar, bahçeler vardı. Terk edilen evlerde bırakılan tencere-tava, yatak-yorgan dahi yağmalanacaktı.

1915 Mayıs’ı ile başlayan “hukuki” el koyma süreci, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra da devam edecekti. Hatta iktisadi yaşamdaki milliyetçilik, avukatlık ve bankacılık gibi alanlarda sayısal olarak üstün olan beyaz yakalı gayrimüslimlere de yöneldi. Örneğin, 1924’te yürürlüğe giren düzenlemeler ile İstanbul Barosu ve Osmanlı Bankası’ndaki gayrimüslim avukatlar ve bankacılar mesleklerinden uzaklaştırılıp, tasfiye edildi.

 

Vakıflar Kanunu ve Azınlık Mülkleri

Osmanlı Dönemi boyunca Müslüman nüfusla farklı vergilendirme şekillerine sahip ‘gayrimüslimler’; 19. yüzyıldaki ticari imtiyazlar ve ıslahatlar ile bir dönem adaletli halde yaşasalar dahi, Abdülhamit iktidarı sonrası süregelen katliam politikalarına maruz kaldılar. Yine de 20. yüzyıl başında Hague Barış Bildirisi vb. antlaşmalara imza atan Osmanlı Devleti’nde mülklerine dokunulmayacağına dair hukuki dayanaklar kazanan cemaat, 1908’de İttihat ve Terakki Partisi’nin iktidara gelişiyle bugüne kadar yansıyan bir sürece girdi. Geriye dönük çoğu antlaşmanın feshedildiği bu dönemden birkaç yıl sonra devlet, savaş şartları vb. nedenlerden dolayı gayrimüslim mallarına zorunlu olarak ‘el koyulacağını’ söyledi. 1915’e kadar insanların altındaki mülkü alma politikası güden iktidar, bu yılla birlikte mülklerin içindeki insanları da almaya başladı. Soykırım ve tehcirin sonucunda yurdundan olan Ermeni nüfusun dışında, yurtta bıraktıkları mallar da bitmeyecek bir tartışmanın fitilini ateşledi.

Cumhuriyetin ilanından sonra 1924 yılında çıkarılan Mahsûb-i Umûmi Kanun (No: 459), T.C. vatandaşı Ermeni ve Rum nüfusun elinde bulunan Osmanlı veya Cumhuriyet dönemine ait devlet mazbatalarının Hazine’ye iadesini yasalaştırır. Aynı zamanda 1925’te ise bir Bakanlar Kurulu kararı şu satırlara yer vermektedir: “... gayrimüslim toplumların çeşitli sebeplerle ellerinden çıkan okul, mabet ve hayır müesseselerinin özel idarelere devrine...”

Gayrimüslim nüfusun, çoğunlukla da Ermeni ve Rum cemaatin mallarına el konulması sürecinden sonrası tamamıyla yok sayılan bir grubun yaşadığı problemlere dairdir. 1924 Lozan Antlaşması, bahsi geçen cemaatleri azınlık statüsünde tanımlasa da mülkler üzerinde hak iddia edecek insanların uzun zaman önce sürülmüş ya da öldürülmüş olması, sonu gelmeyecek bir mülk tartışmasını ateşlemiştir. Ayrıca Süryani, Keldani vb. gruplar, Lozan’da dahi tüzel kişilik olarak tanımlanmadıklarından, vakıflarına ait kilise vb. binalar üzerinde 2000’li yıllara kadar hak iddia edememişlerdir.

1935 yılında kabul edilen Vakıflar Kanunu ile cemaatlere ait tüm taşınmazlar Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bağlanmıştır. 1 yıl sonrasında Müdürlük, Ermeni ve Rum cemaatinden geriye dönük mal beyanı yapmalarını ister. Ancak, aradan geçen yıllardan sonra bu beyanın çok da mümkün olmadığı görülmektedir.

Bunun dışında, azınlık vakıflarının mülk edinebilmesinin önünü açan kanunların akıbeti 1974 yılında çıkan bir Yargıtay kararı ile belli olmuştur. Kararda, azınlık vakıflarının “mülk edinemeyecekleri”ne dair bir beyanat bulunmaktadır.

1974 tarihli karar, 2002 yılına kadar değişmeden yürürlükte kalmıştır. 2002, 2003 ve 2008 yıllarından yapılan değişikliklerle ise azınlık vakıfları, sırasıyla Bakanlar Kurulu, Vakıflar Genel Müdürlüğü iznine bağlanarak mülk edinme hakkı kazanmıştır. Son değişiklikle, yalnızca Lozan’la tanınan azınlıkların değil, tüzel kişiliği bulunmayan dini veya milli cemaatlerin de mülk edinebilmesi ve geriye dönük mal beyanında bulunabilmesine dair karar alınmıştır.

Özellikle kiliselerin yeniden hizmete açılması, azınlık vakıflarına ait okulların bağımsızlaştırılması gibi konularda ilerleme kaydedilmiş gibi görülse de geriye dönük açılmış davaların %90’ından fazlası olumsuz şekilde sonuçlanmıştır. Zira kanunen kısıtlanmış mülk edinme pratiğinden öte, mülk edinecek toplulukların artık Türkiye’de ya da dünyanın herhangi bir yerinde yaşamıyor olması; hem davaların hem de örgütlü hak mücadelesinin önünü tıkamaktadır.